Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen
Şeyh Galib
Bilmem sizlerde karşılaştınız mı? Ben çok karşılaştım;kendisinin şanssız olduğunu , başarması için gerekli potansiyele sahip olmadığını düşünenlere. Bu insanlar sürekli yakınıp, bütün suçu “felek” e atıyorlar. Hep yeterli imkanlarının olmadığından, kaderin kendilerine şans vermediğinden bahseden “aciz” insanlardır bunlar. Özelliklerini saydığımız bu insanlar kendisine güveni olmayanlardır.
Özgüveni eksik insanlar, hep topu taç’a ama eğilimindeler. Onlar için bahanelerin sınırı yoktur. Onlar hep şanssız, onlar hep derbeder, dünya ise hep zalim. Kendilerine güvenleri olmayan bu insanlar, aslında her şeylerini kaybetmişlerdir. Geothe’nin dediği gibi “mal kaybeden bir şeyini kaybetmiştir,onurunu kaybeden bir çok şeyini kaybetmiştir, cesaretini kaybeden ise her şeyini kaybetmiştir.” Ben de diyorum ki özgüvenini kaybeden, bütün hayat enerjisini kaybetmiştir.
Güven eksikliğinin sebepleri oldukça fazla. Ama temel nedenin; özellikle 0-6 yaş arasında, ailenin çocuğa davranış tarzının yattığını söyleyebiliriz. Çocukların özgürlüklerinin kısıtlanması onların, hareket alanlarının daraltılması, çocukların kendi davranışlarından sorumlu duruma gelmesini engeller. Bu tip koruyucu aileler sürekli çocuğu sürekli kontrol etme gereği hissederek, çocuktaki özgüvensizliğin temellerini atıyorlar. Aman çocuğum; kırarsın, dökersin, yapma , henüz yaşın küçük, boyundan büyük işlere karışma, yanımdan ayrılma, koşma düşersin vb. kelimeler, çocukların özgüvenlerine dinamit koyuyor. Bazen düşünmeden ağzımızdan çıkan bu kelimeler, kendilerini aşan bir değer kazanırlar, ve çocukların bilinçaltında büyük yaralar açarlar.
Çocuklar anne-babalarından yakın ilgi beklerler. Oysa günümüz anne-babalarında bu ilgiden eser yok. Çalışan anne-babada bu ilgi nasıl olsun ki. Çalışan baba, akşam eve geldiğinde kumandayla bütünleşiyor,anne iş ortamının bütün stresiyle eve geliyor. Akşam anne-babasından gereken ilgiyi göremeyen çocuk,kendine göre bir çıkarımda bulunuyor; ben değersizim,kumanda, gazete benden daha değerli. Bu duygularla büyüyen çocuk ise,güvensiz,kendi başına kararlar alamayan,kendine özgü bir düşüncesi olmayan bir varlık olarak yetişiyor. Anne-babasından bunları modelleyen çocuk da kendi çocuklarına aynı teknikleri (!), uygulayarak, özgüvensizliğin teselsülüne neden oluyor.
Çocuğun davranışlarından dolayı yapılan genellemeler de özgüvensizliğe neden olur. Sen zaten hep böylesin,neyi becerebildin ki bunu becerebilesin türü ifadeler; yada çocuğu akranlarıyla karşılaştırma (alinin bütün notları pekiyi, ya seninki )özgüven eksikliğinin bir diğer nedenidir. Çocuğa karşı yapılan bu tür davranışlar, ondaki özbenlik gelişimini olumsuz yönde etkiler. Bu ifadelere maruz kalan çocuk, kendi olmaktan aciz duruma düşer. Hep başkalarının gözüyle kendine bakar; sadece başkalarını memnun etmek onu mutlu kılar.
Ailenin aşırı derecede mükemmeliyetçi davranması,her türlü koşulda en iyisini çocuktan beklemesi,hata yapabilme, mükemmel olamama hak ve özgürlüğünün çocuktan alınması, özgüven eksikliğine neden olur. Bundan dolayı ona yapabileceğinin en iyisini yapmasını salık vermeliyiz.
Sadece aile değil, okulda da aynı durum devam ediyor Türkiyede. Ailesinden gördüğü “terbiye” şeklini devam ettiren öğretmen, dayağı en büyük terbiyeci olarak kullanıyor, sonucunu hiç düşünmeden. Bu yetişme tarzına sahip bir öğrenciye;sınav sonucu sorulduğunda;ne kadar iyi geçerse geçsin, “eh işte” cevabını vermekten kendini alamaz. Askerde hakaret ve dayak, disiplini sağlayıcı en iyi ilaçtır. Polis ise tutukluları bir güzel döverr; kanun namına!
Peki ailesinden, ağırbaşlılık namına utanç duygusunu öğrenen, öğretmeninden izin almadan tuvalete dahi gidemeyen, komutanının karşısında, elleri cebinde gezemeyen bir insan, Allah aşkına nasıl kendine güven duygusu geliştirebilir ? Hataların sürekli yüze vurulduğu , yapılanların sürekli eleştirildiği, sürekli aşağılanmanın olduğu bir ortamda, özbenliği sağlam insanların yetişmesi mümkün mü?
Özgüven eksikliğinin sebepleri bunlarla da sınırlı değil. Özellikle çevreden yapılan yersiz eleştiriler, özgüveni derinden etkileyen sebeplerin başında gelir. Yukarıda anlattığımız tarzda yetiştirilen eleştirmenler(!),sonuçları hiç dikkate almadan eleştirmeyi kendileri için bir marifet sayalar. Baksanıza Süreyya Ayhana yapılan eleştirilere,kızcağızı birinci olduğuna pişman ettiler; ya Hakan Şüküre, topa dokunmamış insanların yaptığı eleştirilere ne dersiniz? Kansere çare bulduğunu iddia eden doktoru aforoz edip Almanya’ya gönderdik. Fadıl Akgündüz’ün hayallerini ne çabuk tarih yaptık baksanıza. Vukuatlarımız saymakla bitmez. Biz, “darbe olacaksa onu da biz yaparız” mantığını güden insanların yönetimi altındayız. Bizde başarıya tevessül cesaret gerektiriyor; teşvik değil. Kriz ortamındayız, esnafımız müteşebbis ruhun fersah fersah uzağında. Risk alamıyoruz; cesaretsizliğimizden olsa gerek.
Geçen yıl tv de bir tartışma; bir tarafta biyoenerjiyi savunan bir kişi, karşısında modern tıbbı savunan, Tıp’ta doçent bir şahıs. Doçentimiz karşısındakini anlamaya çalışmadan (bu konuda herhangi bir bilgisinin olmadığı anlaşılıyor) “olmaz böyle şey” diyor, saldırgan bir üslupla. Kardeşim hele bir dinle, anlamaya çalış, yada araştırma yap, ondan sonra reddet.
-Olmazz böyle şey!
Ülkemizde, işte bu güvensizlik mimarları cirit atıyor. Kendini kurtaramamış bu kişiler, vatan kurtarmaya çalışıyor, yazık!
İngiltere de Hyde parkta “konuşmacılar köşesi” diye bir köşe var. Anne-babalar çocuklarının özgüvenleri gelişsin diye, belli aralıklarla çocuklarını bu köşeye getirerek konuşturuyorlar. Çocuklar anne-babaları, öğretmenleri, hatta başbakanları, tereddüt etmeden eleştirebiliyorlar. Biz de ise, başbakanı protesto eden esnaf apar topar tutuklanıyor.
Evimizin fiziki yapısına ,arabamızın markasına, makama,paraya verdiğimiz değeri,çocuklarımızın özgüven kazanmaları için vermiyoruz. Kendine güvenemeyen, kendisi olamamış,dıştan güdümlü,hep yönetilmeyi bekleyen, müteşebbis ruhtan uzak, vesselam mutsuz bir toplum yetiştiriyoruz. Çocuklarımız kendi varlığını kabul ettirmek için, çete kuruyorlar, zararlı alışkanlıklar ediniyorlar. Halbuki anne baba çocuğunun farkına zamanında varsaydı bu tip bir gençlik yetişmeyecekti.
BİR ÖZGÜVEN TİMSALİ
Bir öğrencim var adı; Adem. 8. sınıfta LGS’ye hazırlanıyordu. Sınav günü Adem’i sınava gireceği okula götürdüm. Adem okulun merdivenlerini çıkarak; o mahşeri kalabalık arasından baş parmağını kaldırarak bana seslendi:
-Hocam, Türkiye 1.si olacağım!
Neyse sınav sona erdi . Adem büyük bir heyecanla sınavdan çıktı ve hemen babasına telefon açtı:- “Baba Türkiye 1.siyim.” Sınav sonucunda Adem Türkiye 473. sü oldu; ama asla kendisine olan güvenini kaybetmedi. Şu an lise 2’de okuyor ve şöyle diyor:
-Hocam ÖSS’de Türkiye 1. si olacağım.
Bu özgüven timsali öğrencime hep gıptayla bakmışımdır.
Kendine güvenen bir nesil yetiştirmek istiyorsak;
Onlara geniş bir hareket alanı bırakalım, onları kısıtlamaktan vazgeçelim. Bırakın özgürlüğün tadını çıkarsınlar. Korkmayın; yoldan çıkmazlar! Onları sevilmek hazzından, değerli hissedilmek ,beğenilmek hazzından yoksun yetiştirmeyelim .Hatalarını makûl bir sevgiyle yüze vurmadan düzeltelim. Onlara hata yapabilme hak ve özgürlüğü verelim. Onları duygusal ve bedensel olarak terk etmeyelim , onlarla arkadaş gibi konuşup kendi davranışlarından sorumlu kılalım. Onların ne düşündüğü ile değil de ne düşüneceği ile ilgilenelim. Kapa çeneni yerine, yavrum sen ne düşünüyorsun diyelim. Yapamazsın yerine, yapabilirsin diyelim. Onları akranlarıyla kıyaslamaktan vazgeçelim. Bırakın çocuğumuz kendisi gibi davransın. Eleştirilerimizde yapıcı olalım, yıkıcı değil. Onlara müteşebbis bir ruh kazandırmak için sürekli cesaret verelim. Kendi fiyakamıza göstermiş olduğumuz özeni, onların kendilerine güven kazanmaları için de gösterelim. Çocuğumuza terbiye adına utanç duygusunu öğretmeyelim. Unutmayalım güvensizlik teselsülünün devam etmemesi için bunlar şart.
İnsan mükemmel bir varlık, ateş üzerinde yürüyebiliyor, nazarıyla taşı çatlatabiliyor, en mükemmel bir bilgisayardan daha gelişmiş bir beyne sahip. 250 kg. dan daha fazla yük kaldırabiliyor. Bu mükemmel yaratığı (eşref-i mahlukat) kendisinin ve kaderin sahibinin farkına varamadan yetiştirilmesinin sorumluları ana- babalardır. Bu sorumluluğun altında kalmamak ise anne-babanın en büyük görevidir.
Kendinizin farkında olun.
Kendime güveniyorum öyleyse varım