1. GİRİŞ
Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, her gün yerli veya yabancı pek çok ziyaretçiyi huzuruna kabul eder... Sayın Demirel'in gerek başbakan olduğu zamanlarda, gerekse ana muhalefet partisi lideri olduğu dönemlerde ve hatta siyasi yasaklı olarak Güniz Sokak'ta bir evde 4 duvar arasına sıkışıp kaldığı süre içerisinde, Türkiye'nin ve dünyanın her tarafından ziyaretçileri gelip onunla birlikte olmuşlardır.
Bütün herkesi kucaklama bağlamında konuya bakacak olursak, Çoban Sülü anlatımıyla özdeşleşen, Baba anlatımıyla bütünleşen ve Bir Bilen olarak bilge kişiliğini her zaman koruyan Cumhurbaşkanı Demirel; yalnızca kendisinin bir parçası haline gelen şapkası, hareketleri ve sözleriyle değil, ayrıca bütün bunları tamamlayan ve kendisiyle tam bir uyum içerisinde olan, doğaçlama beden diliyle de, kendisini her gözleyene, her izleyene inceden inceye anlam yüklü mesajlar vermektedir.
Eğer O; 'Nassınız?' diye sorup, bunun yanıtını da kendisi 'Eyisssiniz, eyisssiniz!..' diyerek veriyorsa, 'Böyyyük Türkiye' sevdasını, 'Çankaya Hükümeti' söylemini, 'Tapulu mülkümde gecekondu kondurtmam' ve 'Gap'ı gaptırmamm' anlatımlarını artık bütünüyle kendisiyle birlikte belleklere işliyorsa (çıpalıyorsa) ve hatta yalnızca 'binaenaleyh...' kelimesi ile bile Cumhurbaba'lığını akıllarda çağrıştırabiliyorsa, Sayın Demirel'in kullandığı (hem doğaçlama hem de sonradan kazanılmış olan) beden dilinin, derinlemesine incelenmesinde elbette sayısız yararlar vardır. Eğer biz bu incelemeyi yapacak olursak; hem devletin az sayıdaki bilgelerinden birisi olan Demirel'in ne dediğini, hem ne demek isteyip de söylemediğini, hem de herhangi bir durumla karşılaştığı zaman, vücudunun nasıl bir tepki sergilediğini kolaylıkla anlayabilir ve zihninden neler geçtiğini çıkarabiliriz.
Bir polisin bakışı ve gözlemleri ile Sayın Demirel'in beden dilinin incelenmesi ve yorumlanması kanımızca gereklidir. Çünkü, ancak böylesine yapılan incelemelerin fişeklemesi / ateşlemesi / tetiklemesi sonucunda 'beyin fırtınası' çalışmalarının yolunun aralanması söz konusu olacaktır. Bu ise, Emniyet birliklerinin psikolojik harekat bağlamında, hem daha yoğunluklu olarak bu ve benzeri konuların üzerine eğilmesini, hem de yaptığı inceleme ve değerlendirmeleri kurum içerisindeki bütün diğer birimlerle paylaşmasını beraberinde getirecektir. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde bir sosyal bilim disiplini şeklinde olan ve bütünüyle özerk olarak incelemelerde bulunan beden dili alanı, batılı bilim adamlarınca etkin ve verimli bir biçimde kullanılmakta ve sunduğu veriler çerçevesinde yabancı devlet adamlarının ve ilişki kurulan devletlerin değerlendirilmeleri / kritiğe tabi tutulmaları yapılmaktadır. Bu ise, mercek altına getirilen objenin, farklı bir perspektiften daha incelenmesini / irdelenmesini sağlamış olmaktadır.
Biz de bu makalenin içinde, öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın beden dilini yorumlayacak, sonrasında da Aristo'nun anlatımı içinde: '..Uyuyan insana göre uyanık insan, gözlerini yuman insana göre bakan insan, tunca göre heykel, tamamlanmamış olan göre tamamlanmış olan ne ise, güce göre de eylem odur..' diyecek ve sürekli eylem içinde olmanı gerekliliğine parmak basarak, bir arpa boyu bile olsa sürekli yol almaya devamın gerekliliğine işaret edeceğiz...
2. 'SENSE OF HUMOUR' VE BEDEN DİLİ
Kanımızca Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in beden dilini mercek altında getirirken, yılların gazetecisi Yavuz Donat'ın 'Baba' hakkında yazdıklarını, yaptığı değerlendirmeleri de özellikle hatırlamakta yarar vardır. '..Baba bugün sıkıntılıydı..', 'Süleyman Bey ile köşkün bahçesinde yürüyüş yaptık', 'Babayı bütün Türkiye besliyor, Aydın'dan zeytin, Çorum'dan leblebi, Diyarbakır'dan karpuz, Manisa'dan peynir, Erzurum'dan da bal gelmiş ... Kahvaltıda bunların tadına baktık..', 'Yavuz o kadarını da söyletme bana!..', '..Sayın Cumhurbaşkanı; 'Bak Yavuz sana bir fıkra anlatayım' dedi..', anlatımları ile Donat, Cumhurbaşkanını kendi köşesinde değerlendirmekte ve 'Bir Bilen'in farklı yönlerinin ve ruh yapısının, hem çok net ve anlamlı bir şekilde resmini çizmekte, hem de başkalarınca çekilen 'baba'nın fotoğraflarının yorumlarını yapmaktadır.
Şimdi de, Yavuz Donat'ın, Demirel'den yaptığı alıntılara bağlı kalarak yazdığı iki fıkrasını buraya taşıyalım: '..Ülkeyi yönetenlerle yönetilenler arasındaki 'diyalog kopukluğu'nu ifade etmek için Demirel şu fıkrayı anlatır: 'Sağır bir adam, hastanede yatan arkadaşını ziyaret etmek ister. Düşünür, taşınır, 'ben ne sorarsan, o ne cevap verir' diye. Ve kendine göre hazırlıklar yapar. 'Nasılsın' derim, o da 'iyiyim' der, sonra ben de 'Oh ne iyi' diye devam ederim ... Hastanenin yolunu tutar. Arkadaşının odasına girer. 'Nasılsın iyi misin?' diye sorar. Arkadaşı 'ölüyorum' der. 'Oh oh ne iyi. Hangi ilacı veriyorlar' diye sohbete devam eder. Arkadaşı, 'zehir' der. 'O ilaç çok iyidir. Doktorun kim?' diye sorar. İyice kızmış olan hasta 'Azrail' diye bağırınca da 'Aman ne kadar güzel, ondan daha iyi doktor yoktur' der.
Donat'ın Demirel'den aktardığı bir diğer fıkra ise 'ekonominin iyi gitmediği, enflasyonun yüksek olduğu ve halkın homurdandığı zamanlarla' ilgili bir anekdottur: '..Adam hükümete söver. Komiser adamı yakaladığı gibi hakimin huzuruna çıkarır. Hakim adama; 'Sen kime sövdün? Ve ne diye sövdün?' der. Adam gayet pişkin olarak; 'Hakim bey ben sövmesine sövdüm ama, bizim hükümetine değil Bolivya hükümetine sövdüm' der. Hakim bu yanıt üzerine, komisere döner ve kızarak; 'Bu adamı ne diye getirdin? Bak adam başka bir hükümete sövmüş' der. Komiser ise ısrar ederek: 'Hakim bey, ben 30 yıllık emniyetçiyim, hangi hükümete sövüleceğini çok iyi bilirim. Bu adam bizim hükümete sövdü' değerlendirmesini yapar.
Kanımızca, hümor hissi ve beden dilinin etkin bir biçimde (iyi ve yerinde) kullanılması, elbette derin ve hazmedilmiş bir kültürü, çevrenin bilinçle gözlemlenmesini ve daha da önemlisi, anadilimizi bütün incelikleri ve zenginlikleriyle bilmemizi gerektirir. Çünkü şiir gibi, mizah da dilin dehasıdır. Eğer biz bu özelliklere sahip olabilirsek; hem kollektif yalanlardan korunmayı, hem de hadiselerin komik ve trajik taraflarını çabucak sezinleyip nükteye dönüştürmeyi, hem de kendimize pozitif enerji yüklemesi yaparak bunu çevremizdekilere de yansıtmayı gerçekleştirebiliriz. Ve bu anlamda hümor hissine sahip olan ve benden dilini çok iyi kullanan ve yorumlayan bir insan, bir takım meziyetlere ve özel melekelere sahip olmakla birlikte, kendisine olmadık üstünlükler vehmetmeyen ve gerektiği zaman kendi kendisiyle bile acımasızca alay edebilen bir insan konumundadır. Belki de hümor ve beden dilinin çok iyi kullanılması bütün melekelerimizin ve meziyetlerimizin dengelenerek 'balans ayarının yapıldığı' noktada başlar.
İşte böylesi bir anda, hümor hissine sahip olmak, beden dilini yerinde kullanmak ve beden dilini okumak ile ilgili bir 'püf noktası'nın var olup-olmadığını söyleyebilmek hiçte kolay değildir. Çünkü burada, kanımızca, tek bir püf noktası değil, omuz omuza vermiş ve düz bir şerit haline gelmiş olan, küçük küçük püf noktalarından oluşan bir püf çizgisi vardır. Türkiye'de böylesi bir püf çizgisinin üzerinde, dengeli ve düzenli bir şekilde yürüyen az sayıdaki devlet adamından birisinin de Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel olduğunu söylemek, kanımızca hiçte yanlış olmayacaktır.
Biz şimdi, Sayın Cumhurbaşkanımızı biraz daha derinlemesine büyütecimizin altına getirecek ve kendisinin geniş hoşgörü ve toleransına sığınarak; elimizdeki resimler, gazete kupürleri ve kitaplar aracılığı ile gözlemlerimizi sıralamaya çalışacağız... Yine bu çalışmayı yaparken Francis Bacon'nun; '..Sıradan şeyleri gözümüzde büyüterek mucizevi şeylere dönüştürmeyin, bunun yerine mucizevi şeyleri sıradan şeylere dönüştürün..' anlatımını da kulağımıza küpe yapıyoruz...
3. GÖZÜNÜ GÖZLEMEKTEN GÖZLERİM GÖRMEZ OLDU
Kurulacak olan her iletişimde, gözlerin bakışı ve göz temasının ne kadar önemli ve gerekli bir unsur olduğunu aslında hiç söylemeye bile gerek yoktur. Genellikle, statüsü ve makamı büyük olan kişiler göz temasına girmemek için özel çaba gösterirler. Bununla ilgili genel kural, az bakanın ve hatta birazcık diğerlerini bekletenlerin üst konumda olduğu şeklindedir. İnsanlar için genel olarak 3-4 yerde beklemek / bekletilmek, normal süreye göre onlarca kat daha uzun gelmektedir. Telefon ile aradığımız bir kişinin sekreterinin, bizi aradığımız kişiye bağlamasına kadar telefonda bekleyerek geçirilen süre, elimizi uzattığınız bir kimsenin kendi elini uzatarak bizim elimizi sıkmasına kadar beklenilen süre, çok sıkışmış olan birisinin tuvalete girmek için kuyrukta beklediği süre ve son olarak da gözlerine baktığımız bir kişinin bize ilk bakmasına ve 'merhaba' demesine kadar geçen süre, gerçekten de normal süreye göre, sanki onlarca kat daha uzunmuş gibi gelen bir zaman dilimidir...
Galatasaray'ın Teknik Direktörü Mustafa Denizli'nin göz temasından ısrarla kaçınmasını '..O bana bir şeyler anlatırken ben çaktırmadan yanından uzaklaşsam, inanın ki fark etmeyecekti...' iğneleyici değerlendirmesiyle Academy İnternational'in Yönetim Kurulu Başkanı dostum Şerif İzgören anlatır. Yine benim gözlemlemelerime göre; 'çok iyi istihbaratçı olanlar' ile 'kendisinde gereğinden fazla özel bilgi olan ve bunu başkalarına karşı kullananlar' da gözlerini sürekli bizden kaçırma ve bizimle göz teması içinde olmama yolunu izlerler.
EGM'nün değişik daire başkanlıklarınca verilen kokteyllerde genel müdür yardımcılarının, daire başkanlarının, başkan yardımcılarının, şube müdürlerinin, gazetecilerin ve diğer misafirlerin birbirleri ile yaptıkları göz temaslarını izleyerek, bu kişiler arasında nasıl bir ilişkinin ve göreve bağlı statünün olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Böylesi kokteyl ve resepsiyonlarda, örneğin, Sabah'dan Saygı Öztürk'ün ve ATV'den Adnan Gerger'in farklılığını da kolaylıkla fark edebiliriz. En azından biz buradan bakınca öyle gözlemlendiğini ifade etmeliyiz.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de kendisini ziyarete gelen Türkiyeli misafirlerine yaptığı göz temas(sızlık)ları ile 'Ben sizin babanızım ben ne dersem o olur' mesajını verirken, (Resim 1) yabancı ülkelerden gelen temsilcilere ise, geldikleri ülkelerin özelliklerine / statülerine göre (Doğulu-Batılı, Kuzeyli-Güneyli, Türk dünyası-Müslüman ülkeler-Avrupa Topluluğu ülkeleri-G7 ülkeleri gibi) hem farklı farklı mesajlar vermekte, hem de farklı farklı beden dili uygulamaları yapmaktadır.
Kanımızca burada söylenmesi gereken bir konuya parmak basmakta yarar vardır. Bizim; resimleri, video bantlarını, televizyonlardaki tartışma programlarını ve haberleri inceleyerek beden dilini okumak ile ilgili burada yaptığımız beyin jimnastikleri; ABD, Almanya, İngiltere ve özellikle İsrail gibi devletler tarafından, sürekli olarak ve gelişen bir bilim dalı olarak kullanılmaktadır. Ve mercek altına getirilen kişi(ler) veya ülke(ler) ile ilgili uzun süreli değerlendirmeler yapılırken, beden dilinin söylediklerinin okunması da elbette söz konusudur. Örneğin Bill Clinton'nun Monica Lewinsky hakkında mahkemeye yaptığı açıklamaların ve Saddam Hüseyin'nin kimyasal ve nükleer silahların olmadığıyla ilgili CNN'de yaptığı anlatımların doğru olup-olmadığının anlaşılması, göz bebeklerinin yoğunluklu biçimde izlenmesiyle de kolaylıkla bulunabilir. Bu durum hiç de zor değildir, çünkü; her ikisinin de açıklamaları yaptığı anlarında göz bebekleri alabildiğine küçülmekte ve ellerini masanın altına doğru indirerek saklama yoluna baş vurmaktadırlar. Yine usta poker oyuncuları da, kendi iradeleri ile yönlendiremedikleri göz bebeklerinin büyüyüp-küçülmesini gizlemek amacıyla oyun oynarlarken siyah camlı gözlükler takarlar. Bunun ile ilgili olarak Mısırlı sanatçı Ömer Sherif'in eski klasik filmlerini rahatlıkla örnek olarak söyleyebiliriz ki filmlerin bütününde de Ömer Sherif siyah gözlüklerini takarak poker oynamaktadır. Yunanlı armatör Onasis'in de iş toplantılarını / sözleşmelerini yaparken her zaman koyu camlı bir gözlük taktığı da bilinen bir diğer gerçektir.
Şimdi de konuyu bir fıkra ile zenginleştirelim: Biyoloji öğretmeni lise son sınıfların dersine gelerek, bir erkek öğrenciye 'vücudumuzun heyecanlanması karşısında, ilk konumuna göre 8 kat daha fazla büyük hale gelen organı hangisidir?' diye sorar. Öğrenci kızarır-bozarır ve utanarak 'bu sorunun yanıtını bildiğini ama söylemeyeceğini' ifade eder. Öğretmen öğrenciye; '...Aklından hep kötü şeyler geçirdiğin için, biyoloji dersinde gözler konusuna çalışmadan sınıfa geldiğin için ve bu sorunun doğru yanıtının göz bebeği' olduğunu bilmediğin için sana 'zayıf' veriyorum..' der ve öğrenciyi azarlar. Biz öğrencinin soruya nasıl bir yanıt düşündüğünü bilemesek bile, göz bebeklerinin heyecanlandığı ve bir şeye ilgi duyduğu zamanlarda normal konumlarına göre kat kat büyüdüğünü bu fıkradan da kolaylıkla anlayabiliriz. Yalan söylerken en profesyonel yalancıların bile gizleyemediği tek şey, göz bebeklerinin küçülmesidir.
İyi bir sorgulama uzmanı olan Sami Teymur ve Mustafa Çil de göz bebeklerinin önemine parmak basarak; '..gözaltına alınan kişi sorgulama sırasında sorduğunuz soruyu yanıtlarken eğer sağ yukarıya doğru bakıyorsa görsel tasarlama, sağ ortaya bakıyorsa ses tasarlama, sağ aşağıya bakıyorsa da bedensel duyum hatırlamasının söz konusu olduğunu; eğer gözler sol yukarıya doğru bakıyorsa görsel hatırlama, sol ortaya bakıyorsa ses hatırlama, sol aşağıya bakıyorlarsa da duygu hatırlaması söz konusudur. Eğer karşıya doğru bakıyorsa duygusal sentez, orta yukarıya doğru bakıyorsa koku hatırlama, orta aşağıya bakıyorsa da tat hatırlama söz konusudur..' değerlendirmesini yapmakta ve '..sorgu sırasında sorgucunun kahverengi takım elbise giymesini, gözaltına alınan kişinin omuz arkasında durulmasını ve eliyle sorgulananın omzuna dokunulmasını, sorgulanana 50 cm'den daha uzakta durularak kişide saldır, kaç ve yalan söyle duygularının uyandırılmamasını ve göz altına alınan kişinin eğer ayakları çapraz bir şekilde birbirinin üzerinde kilitlenmişse, kesinlikle hala söylenilmeyen bazı bilgilerin olduğunu..' söylemektedirler. Elbette; '..en az sorgulanan terörist kadar o ideolojinin de bilinmesinin ve teröristle empati kurulabilmesinin..' gerekliliğine de parmak basaraktan!..
Aslında 'görmek' ve 'bakmak' arasındaki farkın nasıl olduğunu, orta 2 sınıfta okuduğumuz edebiyat kitaplarında bize öğretirler. Her sabah evimizden Polis Akademisi'ne doğru otobüsle / arabamızla gelirken, çevremize bakarız ama her şeyi görmeyiz. Ve bu nedenle de 'bakar (inek) gibi bakmamanın' gerekliliğine inanırız. Bildiğiniz gibi, inek ile tren arasında 18 saniyelik ya da ondan daha fazla bir zaman dilimi varsa, inek tren yolundan kenara doğru çekilebilmekte ve çarpılmaktan korunmaktadır. Eğer bu süre 18 saniyeden az ise, trenin geldiğini algılayamayan inek, Pınar Et ya da Aytaç Sucukları haline dönüşmektedir. Kanımızca, görmek için kesinlikle bakmamız gerekirken, baktığımız her şeyi göremeyiz. Unutmadığımız ve sürekli olarak hatırladığımız konular / objeler / olaylar ise üst beyin = bilinç altı dediğimiz noktaya geçmiş olanlardır.
Bu makale 2 bölümdür devmı için diğer makaleyi okuyabilirsiniz..