4. AVUÇLARIN AÇILMASI MI? ELLERİN SAKLANMASI MI?
Her kim ki bir konuşma yaparken ellerini masanın altına doğru saklar ya da ellerini cebine sokar, işte orada gözlemlenmesi gereken ilginç bir durum vardır. Evde küçük çocuğumuz varsa dikkat edelim; eğer bizden bir şey saklıyorsa ve biz de ona 'sen ne saklıyorsun bakayım?' dersek, otomatik olarak ellerini arkasına götürecektir. Ayni şey yalan söyleme durumunda da vardır. Genellikle küçük çocuklar yalan söylüyorsa iki elleriyle ağızlarını kapatırlar. Orta yaşlılar yalan söylüyorsa tek elleri ile ya ağızlarını kapatırlar ya da ucundan burunlarını kaşımaya başlarlar. Daha büyük yaşta olanlar ise 'TBMM'ne kapağı atarlar' dersek, yalnızca meclisteki milletvekillerinin hoşgörüsüne sığınarak böylesi bir şakayı yaptığımızı söyleyebiliriz.
Kısacası eğer insanlar sizden bir şeyler saklıyorlarsa ya da doğrunun hepsini birden söylemiyorlarsa, ya da bazı konularda yalan söylüyorlarsa, bilin ki tepkisel ve içgüdüsel olarak ellerini saklamak gereğini duyarlar. Örneğin Mehmet Ali Birand, Show TV'de yaptığı 32. Gün adlı belgesellerinde, ne zaman Güneydoğu ve PKK ile ilgili bir program yapsa, % 100 bir eli pantolon cebinde olmaktadır. Burada Birand'ın ya kendi söylediklerine kendisinin de tam olarak inanmadığı, ya da bazı doğruları (bir şeyleri) gizlediği yorumlamaları, konunun uzmanlarınca yapılır.
Her kim ki avuçları açık ve bize göstererek konuşuyorsa, 'bak senden gizli-saklı olan bir şeyim yok, ben açığım' vurgulamasını beden dili ile yapmaktadır. Bergama'ya gidenler bilirler, Meryem Ana'nın ve Hz. İsa'nın heykellerinin bütününde de kollar hep açık, eller bel hizasından yukarı ve karşıdakileri kucaklamaya hazır bir konumdadır. Cumhurbaşkanımızın yaptığı konuşmalarının büyük bir çoğunluğunda, avuçlarını hep açık görürüz ve topluluğa karşı ellerini sürekli bel hizasından yukarıda tutmaktadır. Bu şekilde durulduğunda bilelim ki, topluluklara en sıcak ve en içten mesaj verilmesi söz konusudur. Eğer dikkatlice incelenecek olursa, burada verdiğimiz resimlerin bütününde de cumhurbaşkanımız avuçlarını açarak, en sıcak biçimde mesajını beden diliyle karşısındakilere vermektedir (Resim 2-3-4-5-6-7-8-9-10-11). O halde, kanımızca;
· Küçük çocuklarını kucaklamak ve sarılmak için çağıran anne ve babalar,
· Para toplamak amacıyla dolaşan dilenciler,
· Dua eden kişiler,
· 'Güle güle' diyerek birbirini uğurlarken ellerini omuz hizasına kadar kaldırarak iki yana doğru sallayanlar,
· Bir kavga sırasında iki tarafı da durdurmak için araya girenler,
· Trafik polisleri gelen taşıtlara ya da araçlara durmalarını el işaretleriyle anlatırken,
· 'Teslim ol' çağrısı karşısında ellerini yukarıya kaldırarak teslim olduğunu ifade edenler
hep avuçları açık ve bize göstererek konuşuyorlarsa / davranıyorlarsa, avuç içinin gösterilmesinin verdiği olumlu mesajın kanımızca fazla tartışılmasına bile gerek yoktur. Sayın Demirel, konuştuğu topluluklara kollarını açarak ve avuçları açık olarak yaklaşmakta ve karşısında bulunanlara net bir biçimde onlarla iletişim kurma çabasında olduğunu algılatmaktadır.
Aslında ele aldığımız konularla ilgili olan benzeri ve hatta daha da geniş olan yorumlamaları ve değerlendirmeleri yüzyıllar öncesinde, Muhittin Arabi'nin 'Şecere-i Numaniye'sinde ve Erzurumlu İsmail Hakkı'nın 'Marifetname'sinde de görürüz / okuruz... Biz böylesi bir saptamadan sonra, yeniden gözlerin bakışı için ifade edilen genel kurala dönersek; 'muhataplarına daha az bakan kişi, diğerlerine göre çok daha fazla önemlidir.'
Normal ve eşit kişiler arasında kurulan ilişkilerde göz teması, genellikle toplam sürenin % 75'ine yakınını kapsar / kapsayabilir. Yine biz dış dünyadan algıladıklarımızın % 87'sini gözlerimizle, % 9'unu kulaklarımızla, % 4'ünü de diğer organlarımızla duyumlarız. Bir diğer anlatımla, karşıya verdiğimiz mesajın görselliğe dayanması söz konusu olursa, karşımızdakinin algılaması da % 87 oranında fazlalaşmaktadır. Beynimiz eski zamanları hatırlayarak ya da gelecek ile ilgili düşer kurarak, geçmişi ve / veya geleceği ayni anda yaşayabilir. Bedenimiz ise, yalnızca içinde bulunduğu anı yaşamaktadır ki, böylesi bir anda eğer biz beden dilinin okunmasını biliyorsak, o an karşımızdaki kişinin beyninin yaşadıklarını beden diline bakarak gözlemleyebilecek ve onu daha iyi algılayabileceğiz demektir.
Şimdi de bu söylediklerimizi 1995 ve 1998 yıllarında Cumhurbaşkanlığınca hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'in yüzlerce resmi ile süslenmiş olan kitapları ve diğer ilgili materyalleri inceleyerek ve fotoğrafların üzerine büyüteçlerimizi tutarak, makalemize devam edelim...
5. 'BİR BİLEN'NİN KAHKAHALARI VE DOKUNMASI
'Cumhurbaba'nın en neşeli, mutlu ve içtenlikli olduğu anlar; öncelikle Anadolu'ya seyahatlere çıktığı zamanlardır (Resim 12). Cumhurbaşkanımız yurt içi geziler sırasında karşılaştığı yurttaşlara gayet sevecen yaklaşmaktadır. Örneğin böylesi bir seyahatte karşılaştığı ihtiyar bir amcayla konuşurken iki elleri ile o yaşlı kişiyi neredeyse omuz hizasından tutmakta ve ona sevgi ile bakarak 'devlet baba'nın yurttaşa sıcak ve içten yaklaşımını, bakışını sergilemektedir (Resim 13). Burada Demirel'in Anadolu'ya kara sevdalı olduğu biçiminde bir yorumlamanın yapılması da doğru olsa gerektir. Gene çoban kıyafeti ve sopası ile çekilmiş olan bir fotoğrafta, kendisinin en çok mutlu olduğu görüntülerin arasındadır (Resim 14).
Sayın Demirel; Anadolu'ya yaptığı seyahatlerin yanında, askeri törenlerde tek başına yürüyerek tören grubunu denetlediği / selamladığı (Resim 15) anlarda da ekstradan sevinçli ve mutlu bir görüntü çizer. Yine su ile baraj (Resim 16) ile ilgili açılışları yaptığı zamanlarda da Cumhurbaşkanının normale göre çok daha fazla neşeli olduğu kolaylıkla gözlemlenir. Açık hava da olmak ile pozitif enerji dolmak arasında doğrudan bir ilişki olsa da, Demirel'in böylesi durumlarda ekstra neşe ile yüklü olmasının nedenini, asker ile ilişkilerinde ki gelinen sonuç açısından başarısını perçinleyen bir temkin ve haz içinde olması ile açıklanabilir. Yine kendisinin eski bir Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürü ve mühendisi olmasından dolayı, baraj ve su ile ilgili açılışlarda da Sayın Demirel'in yoğunlaşmış bir sevgi birikiminin dışa yansıtılması söz konusudur denilebilir.
Bu konuda Prof. Toktamış Ateş'in Demirel ve Özal'ın devlet adamlığı ve devlete bakışları ile ilgili yazdığı ve karşılaştırmalı değerlendirmeler yaptığı makalesini, konunun daha iyi anlaşılması açısından, okumakta yarar vardır. Toktamış Hoca makalesinde: '..Süleyman Demirel 'köylü'dür. (Burada köylülüğü elbette küçültücü bir anlam yüklemeden dile getiriyorum.) Evet Demirel 'köylü'dür. Büyük kentlerde teknik bir eğitim almış olmasına ve dünyayı gezip görmesine karşın, temel yaklaşımlarını değiştirmemiştir. Çok para kazansa bile, 'tutumludur'. Gösterişe hevesi olmadığı gibi, sırasında gösterişe kızar bile. Yemeğini karısının pişirmesini ister. Nazmiye Hanım'ın elinden çıkmayan yemekte lezzet bulmaz. İlk başbakanlığında (aralarında benim de olduğum) öğrenciler tarafından 'Morrison Süleyman' olarak isimlendirilmiş olmasına karşın, Türkiye'nin bağımsızlığına kendince özen gösterir ve 'Türkiyeci'dir. Özel sektör şampiyonu olarak görülür ama, son tahlilde devletçidir. Olayların üzerine gitmez, çekingendir. Sıkışmadıkça kılıcını çekmez. Ve tüm bu özelliklerinin dışında,'üniformaya' karşı belli bir çekingenlik içindedir. Bu çekingenlik belki de Türk köylüsünde ki 'jandarma' imajından gelmektedir.
Turgut Özal, bu özelliklerin hemen tümünün tersine bir yapıya sahiptir. Demirel'in 'kente yeni gelen köylü' yapısına karşılık; Özal 'kentte doğmuş gecekondunun bıçkın çocuğu' idi. Ataktı, gözü karaydı. Bir işi önce yapar. Ne yaptığını sonra düşünürdü. Üniforma ile 'dalaşmamaya' özen gösterirdi. Fakat pek çekinmezdi. Üniformalıyı nasıl 'kafaya acalacağının' hesabını yapardı. Devleti bir 'yemlik' gibi görür, kurallarına pek aldırmadığı gibi, fazla bir saygı da duymazdı ... Demirel 'yasa' denildiğinde bir durur düşünürdü. Özal, 'Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz' diyecek kadar pervasızdı. Demirel, deniz kenarında bile lacivert takım elbise ve kravatıyla basın toplantısı yapardı. Özal, üzerinde hırka ile askeri birlik teftiş edecek kadar kural tanımaz bir devlet adamı idi. Demirel sorunları 'savaşmadan çözme' yolunu arardı. Özal ise, 'Bir koyup üç alacağız' diye Körfez Savaşına dalmanın yollarını aradı..' değerlendirmelerini yaparak, kanımızca, hem Süleyman Bey hem de Turgut Bey ile ilgili önemli tespitlerde bulunmaktadır ki; aslında bizim yazdığımız bu makalenin temel taşları da bütünüyle Prof. Ateş'in Demirel'li anlatımları ile örtüşür.
Toktamış Hoca'nın tespitlerinden sonra şimdi de Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel'in dokunarak iletişim kurmanın önemini bilen ve bunun gerekliliğine inanan bir kişi olmasından söz etmekte yarar vardır. Sayın Demirel, hem halkın içinde olduğu zamanlarda, hem de yabancı devlet adamları ile karşı karşıya geldiği anlarda çekilen resimlerinin neredeyse tamamında, el temasının (dokunmanın) yüzlerce örneği ile bizlere tebessüm eder. Hatta bu durum o kadar fazladır ki; Süleyman Bey, uluslararası yirminci 23 Nisan Çocuk Şenliği dolayısıyla ülkemize gelen Avusturalya'da ki Aborgeen yerlisi bir çocukla, onların geleneksel selamlaşması olan, burunları ile karşılaştıkları kişinin burnuna dokunmaları şeklindeki sıcak selamlaşmayı bile yaparak bir ilke daha imza atar Resim 17). Kısacası, karşılaştığımız kişiyle abartıya girmeden dokunma yoluyla verilen mesajda, yakınlık, içtenlik, sevecenlik ve müşfiklik yüklemesinin yapılması söz konusudur...
Amerikada yapılan bir araştırmaya göre, kütüphaneden kitap alan ilk 1000 kişiye kütüphane görevlisi, alacakları kitapları masanın üzerine bırakarak verir. İkinci grup içindeki diğer 1000 kişiye ise, istedikleri kitapları masanın üzerine koymaksızın, doğrudan ellerine uzatarak verir. Bu durumda kitabı alan kişilerin ellerine bazen kendi eli ya da parmakları ile dokunulması söz konusu olmaktadır. Yapılan değerlendirmenin sonuçlarına göre, birinci grupta olanlara göre ikinci grupta olanlar, daha fazla bir oranda kütüphane görevlilerinin kendileri ile ilgilendiğini ve içten ve sıcak davrandıklarını söylerler. Araştırma sonuçlarından da anlaşılacağı gibi, bütün bireyler kendilerine sunulan hizmetin ölçüleri içerisinde kendilerine dokunularak sıcak / içten mesaj verilmesinden hoşnut olurlar, mutluluk duyarlar.
6. BİLGE TONYOKUK'UN AÇILARI VE AYNALAMASI
Cumhuriyetimizin 75. Yıl kutlamaları için Türkiye'ye gelen Macar Cumhurbaşkanı Arpad Gönez ile yaptığı görüşme sırasında Sayın Demirel, sol eliyle konuk cumhurbaşkanının elinden tutar. Vücutlarının açıları ortak noktada buluşabilecek biçimde ve olumlu enerji yükler bir şekilde ayarlanmış durumdadır. Her ikisinin de birbirine dokunmayan diğer elleri yarı kapalı biçimde birbirlerini aynalamaktadır (Resim 18). Benzeri aynalama durumunu Romanya Cumhurbaşkanı ile olan yapılan görüşme de görürüz (Resim 19).
Burada yeri geldiği için kısacıkta olsa 'açılara dikkat edilmesi'nden ve 'aynalama'dan da söz edilmesinde yarar vardır. İnsan ilişkilerinde bedenin üst yarısının ve ayak uçlarının dönük durduğu yön, kişinin ağzından dökülen kelimeler her ne olursa olsun, gerçekte zihinsel ve duygusal enerjisinin dönük olduğu taraftır. Odanın kapısı önünde, bize bakarak bizimle konuşan müdürümüzün göğsü ve ayakları kapıya doğru dönükse, bizimle sürdürdüğü konuşmadan fazla hoşnut olmadığı ve bu görüşmeyi bitirmek istediğini, bedeninin diliyle ifade etmektedir...
Kokteyl, parti ve resepsiyon gibi toplu olarak ayakta durulan birlikteliklerde; üçlü, beşli, yedili veya daha da fazla kişiden oluşan gruplarda, grubun ilgi merkezi olan kişiyi anlamak için yine ayak uçlarının gösterdiği yöne doğru bakmakta yarar vardır. Birbirini dinlemeye istekli olan ve kendi aralarında uyumlu olan kişiler çoğunlukla ya aynı yöne doğru bakan bir biçimde (Resim 52-53) ya da birbirinin bakışlarını kesecek bir açıyla ve fakat karşı karşıya gelmeksizin dururlar. İki kişinin ayakta, merkezleri birbirine yarı açık olarak durdukları bir sırada üçüncü bir kişi gruba katılır ve üçgen bozulmazsa, katılan yeni kişi diğerlerince kabul edildiğini, diğer iki kişinin beden dillerinden çıkarabilir. Daha önceden hayali bir noktada kesişen ayak uçları bu kez gerçek bir kişide kesişir ve dengeli bir üçgen oluşturulur.
Yine kokteyl ve resepsiyon gibi birlikteliklerde, insanlar genellikle kadehlerini ya iki elleriyle birden tutmakta, ya da tek elleriyle kavradıkları kadehlerini göğüslerinin hizasında ve önlerinde tutmaktadırlar. Kadehin bu şekilde tutulması ile verilen mesaja göre, karşı tarafla kendi arasına bir bariyer / engel koyulmakta ve kendi özel alanı olan 50 cm'lik bölgeye başkalarının girmesini engelleme çabası yatmaktadır.
Aynalamada ise karşımızdakinin hareketlerine benzer davranışlar sergilememiz söz konusudur. Bu durum bacak bacak üstüne atış yönümüzden, ellerimizi kullanmamıza kadar, karşımızdakini (maymunluğa kaçmayacak şekilde) taklit etmemizdir. Ayni yöne bakmaktan, dokunmamızın olumlu etkisine kadar beden dilimizle sağladığımız bu uyuma aynalama denilir. Eğer aynalamayı biraz daha derinlemsine inceleyecek olursak; Sezen Aksu'nun '..Ne senden öncesi / Ne senden sonrası / Ayrılık aman / Ölümden yaman / Geçmiyor zaman geçmiyor / ... / Ben sende tutuklu kaldım / Kendi hayatımdan çaldım..' şarkısı ya da Barış Manço'nun '..Ellerimle büyüttüğüm / Solar iken dirilttiğim / Çiçeğimi kopardın sen / Ellere verdin / Dağlar dağlar / Kurban olam / Yol ver geçem / Sevdiğimi son bir olsun / Yakından gören..' anlatımını duyduğumuz zaman, kendiliğimizden elimizi / ayağımızı ritme uyduruyorsak ya da ıslıkla / mırıldanmakla şarkıya eşlik ediyorsak, biz kendimizi şarkıya karşı aynalamış oluyoruz demektir. Peki ama niye / niçin bunu yaparız?.. Karşımızdaki kişi ile aynı takımı tutuyorsak, aynı okulu bitirdiğimizi taktığımız rozetimizle birbirimize gösteriyorsak, aynı diş doktoruna gittiğimizi biliyorsak, kısacası birbirimize benzer davranış ve düşünceleri taşıdığımızı karşımızdakine hissettiriyorsak, onu rahatlatmış ve olumlu düşünmeye doğru yönlendirmiş oluruz. Bir diğer anlatımla, profesyonel satış elemanları, karşılarındaki müşterilerinin ses yüksekliği ve konuşma hızını maymunluk düzeyine getirmeden taklit ederlerse pazarladıkları malı kolaylıkla satabilmektedirler.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Koruma Müdürü Şükrü Çukurlu; Başbakan Bülent Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan; Turgut Özal ile Mehmet Keçeciler / Güneş Taner / Hasan Celal Güzel arasındaki benzerlikler ve liderlerinin aynalanması durumu siyaset dünyasından verilebilecek bazı örneklemelerdir.
Polis-Halka İlişkiler dersine girdiğimiz Polis Akademisi'nin son sınıf öğrencileri, bu makalenin yazarlarından Önder Aytaç ile konuşurlarken 'bu bağlamda..' anlatımını çok kullandığını ifade ederek, Aytaç ile inceden inceye dalga geçerlerken, kendileri de 'bu bağlamda' anlatımımı hem Önder Aytaç ile konuşurl